11 Aralık 2012 Salı

yaklaşık bir ayda...

bir ay oldu neredeyse bloguma yazmayalı...
bu süre zarfında bir çok sınavı atlattım.
bir web sitesi ve bir afiş tasarladım.
ankaraya gittim. kafa dağıttım. yeni işler aldım. sevgilimle keyfimiz yerimizde. insan daha ne ister ki ? aman maşallah demeyi ihmal etmeyeyim.


4 Kasım 2012 Pazar

vizeler...


vizeler geldi yine.
körolasacılar gelmeyeydi iyiydi aslında.
normalde diğer fakültelerin sınavları bir hafta sonra başlamasına rağmen bizimkiler ayın 5'inden itibaren başladı.
artık son vizelerimdi bunlar. bir sonraki dönem intörn veteriner hekim oalcaktım ve vize sınavı gibi bir stres kaynağım ortadan kalkacaktı.
bu sınavlarda nedense çok rahatım.
yılların verdiği tecrübe mi ? yoksa bıkkınlık mı ? tam adını koyamadım bir türlü.
5 günde 6 sınava gireceğim.
yoğun bir maraton beni bekliyor.
finallere bırakmadan vizede büyük bir kısmını halletmeliyim sınavların...



27 Ekim 2012 Cumartesi

hem ziyaret hem de ziyafet...

Kurban bayramının gelmesini fırsat bilerek, bir haftalığına ailemin yanına geldim.
Bursa'da yaşamanın yoğun ve yorucu temposundan biraz olsun uzak kalmak iyi geldi. 
Kurbanlar kesildi, dağıtılan etlerden bize de pay getirdiler. her bayram evinde baklava, şeker kolonya derken bitirdik sayılır bayramı.
Bayram rituellerinden biri olan akrabalarla bayramlaşmada, bu sefer işi hem ziyaret hem de ticarete çevirdim.
Köye gittiğimde herkesin bahçelerinde yetişmiş, doğal, hormonsuz, GDO'suz sebzeleri gördükçe kendimi durduramadım ve hepsinden toplayıp eve getirdim.Evlerin bahçelerinde özenle bakılmış biberler, patlıcanlar, lahanalar beni de al beni de al diye gözümün içine içine bakıyorlardı.
kış mevsiminin yaklaşmasıyla birlikte, turşuları da kurmak gerektiğini düşündüm. Bir daha Ocak ayı gibi geleceğimi düşünürsek tam kıvamında olacaktı.
Hemen kopardığımız gibi doldurduk poşetin içine birer ikişer tane...
Eve geldiğimde hemen üzerimi değiştirip önlüğümü taktım ve girdim mutfağa.

Lahanalar, patlıcanlar, biberler, ıspanaklar.... Hepsi birbirinden güzel hepsi birbirinden iştah açıcıydı.
3 gündür her yemekte kavurma ve et yemekleriyle besleniyordum. Sebze yemenin vakti gelmişti.
Kısa sürede birşeyler yapmam gerekiyordu. Patlıcan ile birşeyler yapmak mantıklı gibi geldi.
Ne yapayım diye düşünürken, kabaktan yapılan mücveri bir de patlıcandan denemek gerek dedim kendi kendime.
hemen 4 tane patlıcanı güzelce yıkayıp soyduktan sonra doğrayıcıda tamamen parçaladım. içine bir yumurta ve bir orta boy soğan da koyduktan sonra tekrar çalıştırdım.
Parçalanan malzemeleri geniş bir kabın içine aldım. karabiber ve kimyonu çok sevdiğim için boca ettim... tuzunu da ekledikten sonra iyice karıştırdım. üzerine yaklaşık olarak 2-2,5 su bardağı un koyarak iyice yoğurdum.
Normal bir köfte malzemesi gibi olmuştu. Tavayı kızdırdım ve bol yağda nar gibi olana kadar kızarttım.
Hepsini pişirdikten sonra beni en çok şaşırtan normalde çok fazla yağ çeken patlıcan neredeyse hiç yağ içermiyordu.

Ve sonuç... dumanı üstünde...






22 Ekim 2012 Pazartesi

küçük bir kuş hikayesi...(1)


Karlı, rüzgarlı ve soğuk bir gecenin ertesinde tam işe gitmek üzereyken kapıyı usulca açtı, göz gözü görmüyordu.Sadece ufak bir "cik" sesi duydu adım atmak üzereyken.
Duraksadı.
Yere doğru baktığında onu gördü.
Gecenin tüm ayazı o narin bedeninin üzerinden geçmiş ,donmak üzereydi. Ayakları kaskatı kesilmiş ve soluk alıp vermesi yavaşlamıştı.Tüm gece onu beklemiş olmalı kapının önünde.
Oysa ki her akşam dış kapının üzerindeki küçük camı açık bırakıyordu.Evde kalan bayat ekmekleri kapının önüne koyuyordu her sabah onlar için.
Kapıcının iş güzerlığı diye söylendi kendi kendine.
Hemen yerde yatan bitkin vücudunu elleriyle sararak ısıtmaya çalıştı. Düzelecek gibi değildi.
Böyle olmaz bu dedi.Hemen içeriye girdi.
Sabah erken çıktığı için  soba her gün sönerdi. İşten geldiğinde sobayı yakar ve gündüzleri ısınma masrafı olmaz, bu şekilde memur olmanın verdiği zorlukların üzerinden gelebilirdi.Hemen sobayı yaktı.
Bir kaç dakika içinde oda ısınmaya başlamıştı bile.
Hala ters giden birşeyler vardı. Kıpırdamıyordu.
Kitapların yanında duran çay bardağını hemen suyla doldurdu ve içine bir kaç tane kesme şeker atıp karıştırdı.Gecenin soğuğunda çok çabalamış olmalı bir kuytu, köşeye girebilmek için.
Bu yüzden bitkin düşmüştü. Pamukla bir kaç damla verdi ağzından içeri.
Oda da git gide ısınmaya başlamıştı.
İlk önce gözlerini açtı usulca.Kömür karası gözlerini gördüğünde bir gülümseme belirdi yüzünde.
Saate baktı saat 9 u geçmişti. Ne yapsa da müdürün azarından kurtulamayacaktı. Açıklamasını yapsa bile müdürün anlayışla karşılamayacağı aşikardı. 
...

12 Ekim 2012 Cuma

Maça Kızı


Yaklaşık 6 yıldır bursada yaşamanın verdiği tecrübe ile artık gittiğim mekanların kalitesi hakkında fikir sahibi olabiliyorum.

4-5 gün önce farkına vardığım bir mekan "Maça Kızı"....

Görükle'nin ortasında yeni açıldığı için sessiz olduğunu tahmin ettiğim güzel bir mekan.

Sahibi ile tanıştıktan sonra neler olacağını ve "Maça Kızı"nın diğer mekanlardan farkını sorduğumda Mustafa Bey "görükle'de yemek ve içecek alanında farklı tatlar sunacağını" belirtti.

Kafe ve restaurantlarda alışılmış tatlardan sıkılan kişiler için alternatif olabilecek gibi gözüküyor. 

Ayrıca yemeğinizi yedikten sonra Türk Kahvesi ve Sakızlı Nargile keyfini de yaşamanızı tavsiye ederim.

Güler yüzlü personelinin verdiği hizmetde takdire şayan doğrusu...




30 Eylül 2012 Pazar

Bir tutkudur fotoğrafçılık...

Fotoğraf çekme, kimilerine göre sadece anı ölümsüzleştirme kimilerine göre ise bir sanattır.
Bir tutkudur herşeyden önce severek yapan için.
Bende kendimi fotoğrafçı olarak tanımlıyorum. 
Günümüze baktığımızda onlarca megapiksel makineler, farklı özelliklerle piyasaya çıkıyor.
Herkesin elinde artık profesyonel bir makine görebiliyoruz. 
"makineyi alıp sadece deklanşöre basmak mıdır fotoğrafçılık " diye sormamız gerek.

Hiç karanlık oda görmemiş, hiç 35 mm film görmemiş insanlar fotoğrafçıyım diyebiliyor kendine.
Oysa ki fotoğrafçılıkta filmin verdiği zevk beni fotoğrafa bağlayan. 
Gidip fotoğrafçıdan 36 lık film alırsın. Makineni raftan alıp içine takarsın o ilk takma işleminden sonra kapağını kapatırsın bir kaç kez boşa çekersin. 
Daha sonra çıkarsın doğaya, yada o gün ne çekmek istiyorsan. Su mu çekeceksin yada yarin gül cemalini mi çekeceksin herşey sana kalır. 
Ayarlarsın diyaframı, enstantaneyi, ışığı...
...3...
...2...
...1...

Şrrrraaakk  diye bir ses duyulur. Bir poz çekilmiştir.
Yeni makinelerdeki gibi şansın yoktur bakmaya. Merak edersin acaba nasıl oldu diye.
Ve sonunda bitirirsin otuzaltı tane pozu.
Usulca geri sardıktan sonra filmi çıkartırsın makineden ve doğruca fotoğrafçının yolunu tutarsın.
Yıkattırmak için bırakırsın ve bir kaç saat gezersin yıkayana kadar. 
Yıkatttıktan sonra hemen baskı yapmasını istemezsin.
İlk önce filmi alırsın rulo şeklinde. tutarsın güneşe bakarsın negatiflere.Hangisi güzel çıkmış diye. 
Sonra gidersin bastırırsın.Alırsın uzun uğraşlar sonunda emeğinin karşılığını.
Diyorlar ki teknoloji gelişmiş sen neden hala filmli makine kullanıyorsun.
"Fotoğraf çekmek sanattır. Emek vermeden sanat olmaz". derim onlara.
Bu heyeacanı yaşamadıktan sonra ne anlamı var ki fotoğraf çekmenin ???

 

24 Eylül 2012 Pazartesi

Ben bir küçük cezveyim (1)

Yaklaşık bir aydır Konya'daydım.
Bursa'dan sonra ilk defa bu kadar uzun farklı bir şehirde kaldım.
Bursa- Konya yolculuğumu Kamil Koç otobüs firması ile yaptım ve mola yerlerinde bir çok farklı tadı deneme fırsatım oldu.
Kütahya'da durduğunda mutlaka Kütahya Porselen'in hediyelik mağazasına uğramak gerek. Her bütçeye göre uyan porselen hediyelik eşyalar ve çini süslemeler görülmeye değer.
En anlamlısı ise üzerinde M. Kemal Atatürk'ün imzası bulunan kahve fincalarıydı.
Daha sonraki mola yeri Afyon'du. Afyon şehrine daha önce gittiğimde şehrin içinde yer alan konaklarda kahvaltı yapma fırsatı bulmuştum. Bu sefer ise terminalde camların arkasında lokum yapılışını izlerken ikram edilen lokumların tatlarına bakma fırsatına sahip olmuştum.
Tamamen organik olarak yapılan lokumlardan özellikle en ilginç ve lezzetlisi 3-4 gün saklama imkanı olan manda kaymaklı lokumdu.  

Sultani ve Sade çeşitleri olan kaymaklı lokum, görünüşü ile mest etmenin yanında damaklarda bıraktığı manda kaymağının lezzeti ile favorim oldu bile.
Ayrıca kahve ile birlikte ikram edilebilecek kahveli ve vanilyalı lokumları da pek de fena değil.
Fiyatları da çok uygun. Ortalama fiyatları 10-18 TL arasında değişiyor.
Afyona gidip özellikle sucuklarını da demeden olmaz tabi...
Onlar ise  baharatı ile kıvamı ile başlı başına bir şaheser.

Konya'ya gidip mevlana görmeden dönmek olmaz. Tasavvuf yolunda aydınlanmış, tüm dinlerin özünün bir olduğunu, tanrıyı içimizde aramamız gerektiğini anlatan Mevlana;
"gel, gel, ne olursan ol yine gel,
ister kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel,
bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir,
yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel..."
diyerek herkesi dergahında ağırlıyordu. Konya'ya yolunuz düşerse o mükemmel yer mutlaka gidilip görülmeli.

Ayrıca Konya otogarında satılan mevlana heykelcikleri ise uygun fiyatları ile sevdiklerinize küçük bir anı olarak verebileceğiniz hediye olabilir.
Şimdilik bu kadar...


yalnızlık...


göç etmeyi unutmuş bir serçenin, 
karlı bir havada soğuktan titrerken hissettiği duygudur yalnızlık...
insanoğlunun başlı başına var olma çabasıdır yalnızlık.
sürüdeki en arkada kalan ceylanın yaşadığı korkudur yalnızlık..
yıllarca verilen emeğin karşılığını bulamamasıdır.
insanların eninde sonunda tanışacağı gerçektir.  
şu an onlarca kişi olmasına rağmen yalnızım. 
artık her zamankinden daha çok korkuyorum karanlıktan.
daha çok üşüyorum, keyif almıyorum yaptıklarımdan. 
yorgunum....


 

22 Eylül 2012 Cumartesi



elindeki şekerleri bir seferde yiyen çocuklar gibi
tükettik herşeyi bir solukta
nefes almak gibiydik 
nefes alamaz duruma geldik 



20 Eylül 2012 Perşembe

Fakültenin son yılında...(1)


son sınıfa geçmemle birlikte " okul bittikten sonra ne yapacağım ?" sorusu omuzlarıma yük olarak binmeye başlamıştı bile...

yorucu beş yılın ardından kalan bir yıl çantada keklikti benim için. 

eğitimi zor diye derecelendirebileceği fakültemde boş vakit bulup değerlendirmek çok büyük bir şey bizim için.

böyle bir durumda özellikle yıl sonu balosu öncesi aldığım kiloları vermem gerektiğinin farkına varır oldum. 

depoda duran bisikletimi tekrardan bir bakım yapmam gerektiğini düşünüyorum. 

kampüs ile ev arası yaklaşık 5 km bir mesafe bisikletle sabahları 13-14 dakikada katedilebiliyor. 

lk başta beni zorlayacak olmasını bir yana koyarsak, bu hem sağlık, hem ulaşım kolaylığı hem de maddiyat açısından beni rahatlatacak gibi gözüküyor. 

En güzeli böyle olacak galiba...

Kenan Doğulu'nun şarkısında da söylediği gibi
"Bisiklete binelim
Sahilde parkta gezelim
Dünyayı boşverin keyfimizi geçelim
Açık hava sinema Alaska frigo
Kuş misali özgürce kendimize uçalım"


Kuş misali özgürce uçmak dileğiyle...








19 Eylül 2012 Çarşamba

minyatür eşyalar ve güncel bloglar...


Minyatür eşyalar ile ozdenceyhan.blogspot.com adresi ile tanıştım. 

Yaptıkları ile blogunun sürekli güncelleyen özden bey, bir anda benim yapmak istediklerim için bir kıvılcım olmuştu.

Ard arda internette araştırdığım kadarı ile bu hobi ile uğraşan ve bu işten para kazanan onlarca insan var. 

Özden abinin özelliği yaptıklarını çok ucuza mal etmesi... 
foreks karton diye isimlendirdiği ve reklamcıların üzerine baskı yaptıkları plastik-karton karışımından oluşan foreks karton, çalışmalarının temelini oluşturuyor. 

Bana yol gösteren blogları paylaşmak istiyorum.
  1. ! ♥ Küçük Şeyler - Minyatür, Hobi ♥ !
  2. Lilimini Hayal Atölyesi
  3. Petitplat Handmade Miniature Food
  4. Stello's Mini Stuff
  5. Miniaturas Y Manualidades
  6. Made By Özlem Akın

12 Eylül 2012 Çarşamba

anılar yağıyor gökyüzünden (2)


yarın sabah kahvaltısı için poğaçalar hazırlıyordum.  sabah mikrodalga fırında ısıtıp kahve ile birlikte kahvaltımı yaparım diye. 
fırına attıktan sonra o gelen mis gibi kokularla birlikte anılar canlandı yine gözlerimde.
çok çabuk kaybettim sevdiklerimi. toplasan 5-6 yılda uçup gittiler başka diyarlara.
...
her gün olmasa da gün aşırı mutlaka giderdim ananeme...
ara sokaklardan geçtikten sonra evin olduğu sokağa girdiğimde tüm komşular ile konuşurdum mutlaka.
soldan 2. evdi. dış duvarları kireç ile beyaza boyanmış, kapısı tahtalardan yapılmış...
tahta kapının mandalını yukarı doğru açtıktan sonra çocukluğumun en güzel yıllarını yaşadığım o bahçeye giriyordum. 
bahçeye sağlı sollu güller bana yolu tarif edercesine ekilmişlerdi. 
dedem mutlaka bahçede birşeylerle uğraşırdı. ya odun keserdi ya tamirat yapardı. 
bahçe ve ev küçük olmasına rağmen nice anıları barındırdı bizde. 
yazları tarladan yeni gelmiş süt mısırlarını tahta kapının hemen yanındaki tuğlalardan yapılmış ocakta közlerdik. kışları ise soğuktan tir tir titreyerek geldiğimiz o evde ananem peçka*da yaptığı ev ekmeği ile karşılardı bizi. 
...
herşey anılarda kaldı. ananem, dedem gitti, ev bitti. ne artık o ocakta mısır közleniyor ne de evden şen kahkahalar yükseliyor.
özledim o günleri... 
*peçka: bulgarca soba demektir.
 

10 Eylül 2012 Pazartesi

bio kalem...


bio kalem ile bursada tanışım. 
üniversite kayıt günü nilüfer belediyesi öğrencileri ve ailelerini bilgilendirmek amacı ile bir dosya hazırlamış. yanlarında ise bu kalemlerden veriyorlardı.

 


bio kalem, çevreci malzemelerden yapılmış, gövde kısmı atık kağıtlardan hazırlanmış, üst kapağında ladin, çam gibi ağaçların tohumlarını içermekte...
her gün dünya için son biraz daha yaklaşırken, nilüfer belediyesinin böyle bir hediye hazırlaması ,herşeye rağmen doğayı düşünmesi beni çok mutlu etti.


atık kağıtlar geri dönüşümle 5 kez kullanılabiliyor. eğer böyle bir geri dönüşü sağlandığında 70 kilogram kağıt bir ağaç kurtarıyor. 
her gün biraz daha kirlenirken dünya birşeyler yapabilmek çok güzel. en azından herşeye inat bir ağaç dikmek. 
nilüfer belediyesi, bana doğa için birşeyler yapmam gerektiğini hatırlattı. 
bu gün ilk tohumları nemlenmeleri için suya bıraktım. 
gidip güzel bir toprak bulmam gerek...

9 Eylül 2012 Pazar

bursa günlüğü...


bursaya gelme amacım belliydi.
ehliyet sınavına girecektim.
öğrenci kayıtları başlayacaktı. yurtta kayıtlar için görev almıştım.
ilk iki gün her zaman ki gibi çok yoğundu.
bir yandan yurtlara öğrenci kapma telaşı, diğer bir yandan ise öğrencilerin kayıt telaşı birbirini tamamlıyordu.
yüzlerce yeni kayıt yaptıracak öğrenci uludağ üniversitesi kampüsünü dolduruyordu.
her biri daha yeni liseden mezun olmuşlar, büyük ve bilmediği bir şehre gelmenin yükünü omuzlamışlardı bile.
onları gördükçe kendimi gördüm onlarda. ilk kayıta geldiğimde herkes bana soruyordu "yeni kayıt mısın ?" diye.
şaşırıyordum ve nasıl anlıyorlar diye soruyordu kendime. o kadar apaçık belli oluyor ki...
büyük bir şehrin içinde kaybolma korkusu ile yaşamak insanın yüzünden okunuyormuş.
binlerce lira dershane ücreti, yurt ücreti,harç ücreti derken öğrencilerde bir acaba yapabilecek miyim? ya okuyamazsam ifadesi oturuyor suratlarına.
...
bir hafta kaldım bursada...
bir hava değişimi oldu. bir çok insan tanıdım.
yeni dostlar edindim.
....
Bir hafta içinde kayıt masasında insanların Mustafa Kemal Atatürk adından korktuklarını gördüm.
korku imparatorluğu hükmediyordu bu ülkeye.
halkta bu iparatorluğu kabul etmiş ve buyruklarını yerine getiriyorlardı.
isminde "çağdaş" kelimesi geçen yurtların yanına bile yaklaşmıyorlardı.
 oysa ki tek amacı öğrencilerin eğitimi ve refahı olan bu yurtlarda öğrenciler bir çok sportif, sanatsal ve kültürel alanda kendilerini geliştirebiliyor, fikirlerini proje haline getirip gerçekleştirebiliyorlardı.
...
valizimi topladım sayılır.
şimdi yine ver elini konya...

29 Ağustos 2012 Çarşamba

soruyorinsankendine (No:1)

soruyor insan kendine, 
arkadaşlarım olmasa ne olur ?
düşündüğün zaman ne kadar çok arkadaşlıklar harcadın bu hayatta.
kimleri kırdın, kimler seni kırdı ? 
ne yanlış anlaşılmalar yüzünden arkadaşlıkların bitti. 
zaten tek geldin bu dünyaya. 
seni anlayacak insan pek yok çevrende.
ne diye uğraşmıyorsun bitirmemek için arkadaşlıklarını ?
bir süre sonra dinlenmek istiyor insan
yalnız kalmak, sesten, hareketten uzaklaşmak.
arkadaşlıklar birbirlerine birşeyler katabildikleri sürece kalıcıdır insanlar arasında.
öyle olmasa ne farkı kalır ki kendi kendine konuşmaktan.  
...
nice arkadaşlıklar bitirdim.
nice insanlar tanıdım nicelerini gördüm. 
arkama dönüp baktığımda gidenler için bir kez bile "keşke" demedim.
...
yoruldum artık. 
yine aynı terane.

27 Ağustos 2012 Pazartesi

sabır...

insanlara kendimi anlatamıyorum. 
belki de şaka yapmak istiyorlar birşeyleri söyleyerek üzerime gelerek.
öfke kontrolü... 
en zorlandığım durum bu olsa gerek hayatımda. 
birşeylerin ard arda söylenmesi, kızgın olduğum zaman karşımda gülünmesi, kötü bir durumda kaldığımda dalga geçilmesi...
ve daha fazlası...
istemeden de olsam karşımdaki insanı kırabilecek sözler söyleyebiliyorum. 
zorlanıyorum. kendimi zorluyorum sinirlenmemek için. sabrediyorum. 
birazda onlarda üzerime geliyor. bardağı taşırıyor son damla her seferinde. 
...
üzerine gidiyorum her seferinde.
sinirlenmiyorum, duyup geçiyorum, onlar gülerken bende gülüyorum. 
ama sonunda bir iki üç derken bir tanesinde patlıyorsun. 
patladığın kişi de en sevdiklerin oluyor hep.
...
sonra bütün günün mahvoluyor. 
üzülüyorsun. 
karşında onunda üzüldüğünü görüyorsun. 
keyfi kaçıyor herşeyin.
...
"haklı mıyım acaba" diyorum kendime. 
zor durumlarda kaldığımda vücudumun ve beynimin verdiği tepki mi bu ?
öyle olsa da biraz daha sabır gerekecek bana.


26 Ağustos 2012 Pazar

konya...

2 haftadır konyadayım.
bir yandan tatil yapma arzusu, bir yandan da para kazanma zorunluluğu üzerime iyice binmişti.
borçlarımın artması ile birlikte girdiğim işimden, kaldığım evdeki sorunlardan dolayı çıkıp konyanın yolunu tutmuştum. 
otobüste kafamdaki soru işaretlerini çözmek için çabalıyordum. 
ne yapacağım, nasıl olacak gibi sorulardı bunlar.
konyaya vardığımda otogarda karşıladılar ve evin yolunu tuttum.
öyle bir yer ki burası, yolları, hastaneleri, binaları gayet modern bir şehir görüntüsünü çiziyor.
tüm yollar -şehir içi dahil - 3 şeritti. 
ayrıca büyükşehir belediyesi'nin yaptığı bisiklet otomatları, şehir içinde kısa mesafelere gidecekler için bu zamana kadar gördüğüm en akılcı ve çevreci çözümlerden biri idi.
dış görünüşü ile avrupa şehir olmaya aday gösterilebilecek kadar iyi olan Konya'da, insanların kafalarını değiştirmek çok zor. 
kadının hala 2. planda kaldığı bu şehirde, minibüslerde bile yer vermek için bayanın omzuna dokunmak bile terslenmek için yeterli bir sebep.
alkollü içecek tüketmek isteyen biri, büyük AVM lerde tobacco shop'lardan alışveriş yaptıktan sonra. ışık dahi geçirmeyen siyah kalın poşetlere içkilerini koyuyorlar. 
siyah poşetlerin ne anlama geldiğinin herkes farkında. karşıdan gelen insanların elimdeki poşeti gördüklerinde yüz ifadeleri ve ağız ucu ile söylenmeleri bazen "ben mi yanlış yapıyorum ?" sorusunu sormama neden oluyor kendime. 
bir bayanın askılı yada kısa kollu t-shirt giymesine bakışları ile tepki veren diğer kadınlar, sürekli bir mahalle baskısı kurma çabasında. 
....
kaldığım yerde bir yandan da bebek telaşı var. 
erkek bir kuzenim olacak 4. hafta sonra... 
büyük bir heyecan kapladı bile ailenin tüm fertlerini. 
her gün yeni birşeyler alınıyor. 
şimdi ise sırada bebek şekerleri var.
akılcı çözümler üretmeye çalışıyorum. 
hem ucuz hemde şık. 
kumaşlar buldum. 
ipler, kurdelalar vs. 
birşeyler deneyeceğim. 
umarım güzel birşeyler çıkarabilirim. 
....
yine geceyi 02.00 yaptık. 
uyku bastırdı yine..
sağlıcakla...

21 Ağustos 2012 Salı

facebook'u kapatıp tarihe gömmek

"facebook.com"....
elim klavyede o kadar çok yazdı ki bunu.
bilgisayarı açtığımda refleks oldu galiba. 
hemen adres satırına yazar oldum "facebook.com"
saatlerce, hatta sabahlara kadar tek bir internet sitesi yaşamım oldu sanki. 
dış dünya ile ilişkiyi kesip kendine bir sanal dünya yaratmak gibi birşeydi bu. 
videolar paylaş, nereye gittiysen güncelle, yorum yapsınlar, cevap yaz.
kim ne yapmış, kim kiminle sevgili olmuş. bir günde kaç kişi olabiliriz gibi saçma sapan sayfalar ve daha binlercesi. 
gün geçtikçe daha bir bağımlı etti beni. 
paylaşılan fotoğraflar, durumlar, videolar, ilişkiler.
özel hayat denen durumun ortadan kalmasına neden oldu. 
 ...
bir hafta önce gereksizliğini fark ettim ve facebook adresimi kapatma kararı aldım. 
ama bunu yapabilmem için bile herkesten telefon ve e mail adreslerini istemem gerektiğini fark ettim. 
istedim ve gönderenlerin adreslerini kaydettikten sonra hesabımı sonsuza kadar kapattım.
şu an o kadar boşluğu düştüm ki. 
sadece bir internet sitesi insanın hayatı oluyor sanki. 
bir farkım olmalı diğer insanlardan. herkesin yapmadıklarını yapmalıyım. 
şimdi kendime daha fazla vakit ayırıyorum. tekrardan okumayı planladığım kitapları okumaya başladım. 
şimdillik güzel gidiyor.
şunu söyleyebilirim ki; "dış dünya facebooktan çok daha güzel..."

4 Ağustos 2012 Cumartesi

gecenin bir yarısı...

Elimde kalem, kafamda ise bir sürü karışıklıklarla sözcükleri toparlayıp kağıda dökmeye çalışıyorum.
Evde elektrikler kesik, kahvem yok, sigara desen tek bir tane buldum çekmecede...
Yazmak istiyorum. Olabildiğine yazmak...
Satırlara dökebileceğimi sanıyorum galiba hislerimi.
Yıllar geçiyor hayattan. Dakika dakika...
Dönüp ardına baktığında insan bazen yaptıları karşısında bir arpa boyu yol almadığını gördüğünde herşeyden elini eteğini çekip gitmek istiyor başka bir kente.
Kimseyi tanımadan, kimseyle konuşmadan yaşamak istiyor. Yıllarca verilen emek, sevgi, hasret bir anda gözünde olmuyor.
Kafam bulanıyor. Yine içmeyecektim şu mereti. Oysa nasılda kızardım babama. Niye içiyorsun dediğimde  "Ne yapayım oğlum. onunla kafayı buluyorum" derdi.
Galiba babama benzemeye başlıyorum. Ne kadar da nefret etsem sigaradan tek tük bende kafayı buluyorum onunla.
Düşünüyor insan "bazı şeyşer için çok mu erken davrandım" diye.
Herşey olması gerektiği yerde oldu diyorum kendi kendime.
Konuşursun konuşursun kızarsın bağırırsın ve o sadece susar.
Susmak verilebilecek en büyük cezadır söyleyene...
Ve o böyle cezalandırıyor beni.
İçim acıyor.
Başa çıkmaya çalışıyorum binbir güçlükle.
Hay lanet olası kalem yazdırmamak için içimdekileri bana elninden geleni yapıyor.
Gidip kalem buluyorum karanlıkta sağa sola çarparak.
Kaç saaat oldu gelmedi kör olasıca elektrikçiler.
Aslında çokta sorun değil. Televizyondan uzak, bilgisayardan uzak.
Düşünüyorum ....

O kadar çok sorun varken hayatta senin yaşadıkların da sorun mu diye. Ufakta olsa insan üzülüyor.
Gözüm bulanıyor...
Tam da yazacakken yine beynim oyun etmeye başladı bana. Ne güzelde keyfim yerine geliyordu yazarken.
Uyumam gerekiyor galiba.
Büyük bir ihtimalle sabah olduğunda daha mantıklı düşüneceğim.
Bir hedefe varmak için çok fazla yol katetmeliyim.
Önümdeki engelleri kaldırdıkça, hedefe ulaşmak için daha bir şevkle koşacağım.
Şunu çok iyi biliyorum.
Güzel bir gelecek bizi bekliyor...


Saat: 02:00

9 Şubat 2012 Perşembe

Saat 21:30 'da yapılan Limonlu Kurabiyeler


Yarıyıl tatilinde ailemin yanına geldim.
Burada kar öyle bir bastırmış ki camlar dışarıdan buz tuttu.
Dün - 12 dereceyi gösteriyordu termometre.
İşte böyle bir havada sobanın üzerinde kaynayan suyun fokurtusu güzel bir kahve yapmam gerektiğin söylüyor gibiydi.
Bir an kahve yapmak için mutfağa hamle yapacakken kahvenin yanında fırından yeni çıkmış, çtır çıtır limonlu kurabiyelerin kokusu burnuma gelir gibi oldu.
Mutfağın soğukluğuna aldırmadan malzemeleri hazırladım.
Artık kurabiyelerimi hazırlama vakti gelmişti.
Tüm malzemeleri karıştırdıktan sonra hamuru kıvama getirebilmek için nişasta ve un ile kıvamını tutturdum.
Tepsimin altına yağlı kağıt yaydıktan sonra tek tek kurabiyelerime şekil vermeye başladım.
Hamurdan bir parça koparıyordum ve üşüyen ellerimi ısıstmak için birbirine sürter gibi hamuru ellerimin içinde çeviriyordum.
Her biri bir diğerinin aynısı şekli alana kadar yapıyordum bu işlemi.
Tüm hamuru şekillendirip tepsiye dizdikten sonra fırına verdim.
On dakika sonra güzel kokular gelmeye başlamıştı bile.
Kontrol ettiğimde bir on dakika daha pişmesi gerektiği kanaatine vardım.
İkinci on dakika sonunda fırından çıkardığım kurabiyelerim onların tadına bakmam için sabırsızlanıyorlardı. Kahvemi yapıp bir kaç tane kurabiyeyi tabağa koyup odaya geldim.
sobanın sıcaklığı ile birlikte limonlu kurabiye kokusu odanın içerisine dağılmıştı bile.


14 Ocak 2012 Cumartesi

anılar yağıyor gökyüzünden (1)


Sonunda ilk kar yağmaya başladı.
Çok değil bir saattir hızlı hızlı yağıyor ama çatıların kenarları beyazlamaya başladı bile.
Kar gördüğümde çocukluğum aklıma geliyor.
Tüm gece yağan karın sabah okulları tatil etmesiyle yaşadığım o sevinç, annemin dışarıda kardan adam yapmama izin vermesiyle katlanarak çoğalıyordu.
Ellerimde yün eldivenlerim, üzerimde yeşil kabanım, üzerinde annemin ördüğü atkım.
dışarı çıktığımda kendimi karlara atardım.
O an ki beyaz örtünün verdiği mutlulukla kardan adamımın gövdesini yapmak için kollarımla çeke çeke karları önüme doğru yığardım.
İlk önce gövdesini yapardım.
Kocaman bir gövde.
Daha sonra ise kaldırabileceğim kadar büyüklükte bir baş hazırlardım kar yığınından.
Kömürlerle kaş, göz ve üzerine bir kaç tane düğme yaptıktan sonra, havucu takardım kardan adamımın suratının ortasına.
İçeri girdiğimde ellerim soğuktan buruş buruş olmuş şekilde sobanın yanına giderdim.
Kar yağdığında sobada yanan odunların sesi bile bir başka olurdu.
Üzerinde güğüm ile sıcak su olurdu hep.
Bir yanında ağır ağır pişen yemek, bir yanında da ıhlamur çayı.
Kar yağdığında çay yapılmazdı, ıhlamur pişerdi sobanın üzerinde. 
Oturduğum yerde hayat dururdu.
Okul olmazdı.
İnsanlar sokağa mecbur kaldıkları için çıkarlardı.
Ve her kar gördüğümde o şarkı gelirdi aklıma.
"Karlar düşer/düşer düşer ağlarım/hep ismini/hep ismini anarım."
Sadece burasını bildim hep, fazlasını hiç bilmek istemedim büyüsü kaçacak diye. 
Bu gün burada kar yağıyor ve yine dolandı şarkı dilime geçmiş yılların özlemi ile.

"Karlar düşer..."

12 Ocak 2012 Perşembe

hayatınöğrettiğişey (Madde: 1)

Hayat bu gün yine bir şey öğretti bana "Fikirlerimi asla başkasına söylememem gerektiğini"
Bir fikir gelir aklına gecenin bir yarısı. beyninin içini yemeye başlar.
Sabah oluncaya kadar unutmaman için sıcacık yatağından kalkarsın, ne yapman, neleri araştırman gerektiğini yazarsın.
Sabah kalktığında ilk işindir o.
Alırsın bir fincan sade kahveni hem içersin hem de kafa yormaya başlarsın fikrin konusunda.
Kahvaltını yaparken düşünürsün aklına birşey gelir yine not alırsın.
Sonra o gün bütün işleri bir kenara atarsın.
Gidersin bilgisayarın başına oturur, saatlerce oturmaktan kasıkların patlayacak dereceye gelene kadar kalkmazsın yerinden.
Düşündüğün konu hakkında yapılmış her hangi bir çalışma olmaması seni daha çok sevindirir.
Çünkü yapılmış olanı herkes yapar önemli olan işi yoktan var etmektir.
Her şeyi toplarsın ayrı ayrı çıktılar alırsın klasörlersin.
Artık hazırdır herşey, günü geldiğinde ortaya çıkmayı bekler.
Gün gelir güvendiğin insanlara fikrini açarsın, bu insanlar tanıdığın insanlardır. konuşursun yine de ser verip sır vermemek için elinden geleni yaparsın.
Ve gün gelir fikrinin hayata geçtiğini görürsün.
Fikrinin hayata geçmesi kadar güzel birşey yoktur.
Gün gelir bakarsın ki sen dışında kalmışsındır çemberin.
Güvendiğin insanların yüzünü öğrenirsin bir süre sonra.
Ne yapacağını bilmezsin.
Üzülürsün, kızarsın, küfredersin, gidip yakasına yapışayım hakkımı arayayım dersin ama olmaz.
Öğrenirsin kimseye fikrini söylememen gerektiğini.
Tabii ki bu yolun sonu değildir.
Önemli olan insanoğlunun düşünmekten korkmamasıdır.
Umudunu yitirmedikten sonra yine bir gece, yine yatağına yattığında yeni bir fikir aklına gelecektir.
Sabah kalktığında keyifle uyanacaksın.
Çünkü bu işlerin nasıl ilerlediğini ve yanlışlarını çok daha iyi göreceksin.
Adımlarını daha sıkı basacaksın yere.
Ve daha emin adımlarla ilerleyeceksin hedefine.
Bir süre sonra ardına dönüp baktığında yaşanmışlıklar gözünün önünden geçecek ve bunca çabaya değdiğini görecek ve güleceksin.




11 Ocak 2012 Çarşamba

Bir pardus kurulumu daha yalan oldu

 
Pardus'u ilk çıktığı günden beri takip ediyorum.Zamanında PC magazine dergisi kurulan CD lerini hediye olarak vermişti.

Bilgisayarmda windows xp, vista ve 7 kurulu olduğunda her seferinde pardusu kurmaya niyetleniyorum.  www.pardus.org.tr ve www.ozgurlukicin.com sitelerinde bir çok kaynak var.

Geçmişten günümüze kadar hep windows hegemonyası altında büyüdüğümüz için, yeni sisteme entegre olabilmek çok zor oluyor.

Pardus'u incelediğimizde windows işletim sistemine göre en büyük üstünlüğü antivirus arama derdi kalmıyor.Geliştiricileri web sitelerinde "Pardus güvenli mimarisi sayesinde virüs bulaşmasına izin vermiyor. Antivirüs yazılımlarına ödenen paralar ve bu uygulamaların çalışırken kaynak israf etmesi tarih oluyor. Pardus’ta çalışan ve uygulama deposundan edinilebilen antivirüs programları ise, Pardus kurulmamış bilgisayarlara yardım etmek ya da virüs bulaşmış taşınabilir diskleri, usb çubukları temizlemek için çalışıyor." diye açıklıyorlar.

Ayrıca Pardus'u bilgisayarımıza kurduğumuzda sürücü arama derdimizde ortadan kalkıyor. Güçlü altyapısı ile kurulumdan sonra tüm sürücüleri  hazır hale getiriyor.

Pardus kullanmayı düşününen kişilerin aklındaki bir çok soruyu paketleri ile ortadan kaldırıyor. Örnek verecek olursak; sadece windows işletim sistemi için yapılmış olan bir programa ihtiyacımız olduğu zaman "Wine" paketi devreye giriyor. Windowsa özgü olan  exe. , dll. dosyaları bu programlar açarak bilgisayarınıza kurabilirsiniz.

Bu özelliklerine bakarak windowsa göre üstün olduğunu düşündüğüm pardus'a geçmem bir alışma devresinden sonra zor olmayacak gibi görünüyor.

7 Ocak 2012 Cumartesi

selam

yazmaya karar verdim. belki de çok geç kaldım. 
içimde kalmıştı bir şeyler yazmak, karalamak,çizmek. 
bazen yanlış yönlendirme, bazen destek bulamama, bazen ise ne yazacağını bilememe erteledi bu hayalimi. bakalım derslerden vakit buldukça birşeyler yazacağım. 
sağlıcakla...